Sistem Tarayıcınızı Tanıyamadı Sitede Sorun Yaşayabilirsiniz!!! Lütfen Bu Durumu Site Yönetimine Bildirin
KIZILDERE KATLİAMI'NIN 38. YILI On'ların Hayatı: Mahir Çayan Kızıldere Katliamı'nda hayatlarını kaybedenleri olayın 38. yılında ölümleri kadar yaşamlarıyla hatırlamak için, arkadaşları, yakınları, ve dostlarıyla konuştuk. Onların anılarını, düşüncele
Şuan Eregli78 de17 Kişi Online Dosya Yükle
ANASAYFA SOHBET FORUM HABERLER EMEK YAZILARI KÖŞE YAZARLARI FOTOĞRAFLAR VİDEOLAR ZİYARETÇİ DEFTERİ
 
 
CANLI DESTEK
eregli78.com DUYURU : (eregli78.com@windowslive.com)Adresine tüm dostlarımızdan haber,resim,belge vb. göndermelerini bekliyoruz -
» Haberler
[ ] ["] [&] [‘] [’] [“] [”] [<] [0] [1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [A] [B] [C] [Ç] [D] [E] [F] [G] [H] [I] [İ] [J] [K] [L] [M] [N] [O] [Ö] [P] [R] [S] [Ş] [T] [U] [Ü] [V] [W] [Y] [Z]
Güncel
   Guncel (1223)
EmektenHaberler
   EmektenHaberler (121)
EreğliHaberleri
   EregliHaberleri (8)
KültürSanat
   KültürSanat (167)
Ereğlice
   Ereglice (7)
Tarihte Bugün
   TarihteBugün (37)
DevrimciÖnderler
   DevrimciÖnderler (18)
DünyadanHaberler
   DünyadanHaberler (151)
Eregli78Dernegi
   Eregli78Dernegi (12)
» KIZILDERE KATLİAMI'NIN 38. YILI
On'ların Hayatı: Mahir Çayan
Kızıldere Katliamı'nda hayatlarını kaybedenleri olayın 38. yılında ölümleri kadar yaşamlarıyla hatırlamak için, arkadaşları, yakınları, ve dostlarıyla konuştuk. Onların anılarını, düşüncelerini ve duygularını bir araya getiren yazı dizisini, Ece Yıldız ve Nadire Mater hazırladı.
Tarihe Kızıldere Katliamı olarak geçen olay, Türkiye'nin yakın politik geçmişinin en önemli  sayfalarından biri, Türkiye'nin devrimci, sosyalist hareket tarihinin bir dönüm noktası olarak kabul görüyor. 12 Mart askeri müdahalesi, sonrasında diktatörlüğe karşı silahlı mücadele açan devrimcilerden THKO militanları Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idam edilmesine engel olmak üzere THKP-C ve THKO militanları ortak eyleme geçerek 26 Mart 1972'de Ordu'nun Ünye ilçesindeki NATO üssünde görevli 2 Kanadalı 1 Britanya'lı teknisyeni rehin aldılar. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin, Ömer Ayna,  Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy  30 Mart 1972'de Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar. Gün sona ererken 10 devrimci ve rehineler hayatlarını kaybetmişti. Türkiye'nin muhalefet cephesi aradan geçen 38 yıla karşın bu büyük kaybı asla unutmadı. bianet bu yıl, Kızıldere'de öldürülen on'ları yaşamlarıyla anıyor. Mahir Çayan'la başlıyoruz.
Arkadaşları  Mahir Çayan'ı Anlatıyor 
Ülkü Sağır, Oğuzhan Müftüoğlu, Ertuğrul Kürkçü, İlkay Alptekin Demir ve Ayşe Emel Mesci'nin Hapishane günleri, THKP-C  duruşmaları ve Dev-Genç Kurultayı'ndaki anılarından...  
Ülkü Sağır: Poker oyununda 
Belki de Mahir'le çok kısa bir süre bir arada kaldığım ve onun THKP-C'deki bölünme nedeniyle son derece gergin olduğu bir dönemi paylaştığım için, onunla ilgili sadece bir poker oyununu anımsıyorum.  
Birisinden ya da birilerinden haber beklerken çalışamayacak kadar gergin olduğundan -o sırada' Kesintisiz Devrim' yazısını yazıyordu- poker oynamayı önermişti.  
Evde, Ulaş (Bardakçı) ve Ziya (Yılmaz) dışında kimse olmadığından zorunlu olarak beni de oyuna kattılar. Birisi bana pokerin temel kurallarını anlattı ve önüme fasulyeleri koydu.  
Oyun görünüşte gayet iyi gidiyordu ancak bir terslik vardı. 
Genellikle ben kazanıyordum. Önce acemi şansı deyip geçtilerse de, Mahir işkillenmişti. Yine kazandığım bir elden sonra kâğıtlarımı görmek istedi.  
Ben de gösterdim. Oyunu açmak için gereken kâğıtlar değilmiş meğer! Ulaş gülmekten kırılıyordu ama Mahir hiç de işi hafife almamıştı. Sorgulanmam sürdükçe oyun boyunca elimdeki kâğıtların değeri ne olursa olsun hiç pas geçmediğim ve her oyunu sonuna kadar sürdürdüğüm anlaşıldı.  
Kâğıtların değerini bilmiyordum, açıkçası fazla da aldırmıyordum. Oyunu ciddiye almadığım için Mahir oldukça kızgındı ama bensiz oynayamayacakları için de bir pazarlık yapıldı.  
Bundan böyle elimde uygun kâğıtlar olmadıkça oyunu açmayacaktım. Bu kurala ne kadar uyduğumu anımsamıyorum, ancak Mahir'le bir daha poker oynamadığımı biliyorum. 
Oğuzhan Müftüoğlu: Yurt dışına çıkmasını önerdim 
Mahir'e yurt dışına çıkmasını önerdim. İstedikleri takdirde onları yurt dışına çıkarma olanağı bulabilirdik. O, bütün ısrarlarıma karşın, bunu kabule hiç yanaşmadı.  
Denizleri bırakarak gitmek istemediler. Yapılacak ne varsa kalanların yapması önerisini de kabul etmediler.  
Ertuğrul Kürkçü: Türkiyeli bir Marksistle tanıştım. O 24 yaşındaydı ben de 21... 
O kurultaydan [FKF'nin Dev-Genç'e dönüştüğü kurultay] aklımda bir tek Mahir Çayan'ın konuşması kalmıştı: Bir muhakemeye dayanan, verili durumla Marksist teorik ilkeler arasında bir ilinti arayan, bütün koşullan ve durumları bir devrimin olabilirliği açısından yorumlayan; geleceğe ilişkin bir öngörüde bulunmamıza olanak veren, karşıtlarının neden karşıtı olduğunu anlamamızı ve kendisine hak vermemizi sağlayan tek sunuştu... 
Bizi çeken yalnızca konuşmanın içeriği değil, konuşanın kendisiydi de: Kendinden önceki kaba sabalıkları unutturan düzgün ve akıcı Türkçesiyle, belagatiyle; iki saat boyunca hiç kimseyi -sinirlendirse de karşıtlarını bile- bıktırmayan etraflı anlatımıyla; tribünlerden atılan laflara zekice alaylarla cevap verişiyle; gereğinde "efelenişi" gereğinde ders verircesine konusunu sergileyişiyle ve elbette edasıyla, duruşuyla, sözlerini tamamlayan anlamlı yüz ifadesiyle... Konuşması bittiğinde, o ana kadar ruhen koptuğumuz Kurultaya geri dönmüştük.  
Mahir Çayan gençlik hareketine kendisinden çalınan devrimci aklı ve Marksizmi, sosyalist hareket içindeki mücadeleye kalite ve seviyeyi iade etmişti bir kez daha...  
Onun müdahalesi olmasa da o kurultayda MDD'ciler, Aren-Borancıları "tasfiye" edeceklerdi belki ama, Türkiye sosyalist hareketinde devrimci bir damar, devrimci gençlik hareketinde de sosyalist bir damar o dönemde uç vermiş olmayacaktı.  
O güne kadar Marx'ı  okuyup dünyayı anlamaya çalışmıştım. O kurultaydaysa dünyayı değiştirmek için takip etmeye karar verdiğim Türkiyeli bir Marksistle tanıştım. O 24 yaşındaydı ben de 21... 
Mahir Çayan'la karşılaşıp tarafsız kalmış kimseyi bilmiyorum bugüne kadar... Sıradanlığa, düzen içi değerlere meydan okuyan tavrı onunla karşı karşıya gelenlerde ya ona karşı derin bir hayranlık ya da onu yok etmeye ant içecek kadar derin bir nefret doğurdu hep. 
Kızıldere'de onun yaşamını almaya gelenlerin bütün kuşatma boyunca nasıl herkesten önce onu yok etme tutkusuyla çırpındıklarına tanık oldum. Bu nefret, o öldürüldükten sonra bile hâlâ dinmemiş olmalıydı ki, resmiyet dünyasındaki düşmanları henüz soğumamış bedeninin konulduğu tabutunu tekmelemekten kendilerini alamamışlardı... 
Kızıldere'den sonra kamu vicdanında oluşan sempati, geçmişten kalan tamamlanmamış hesaplaşmaların üzerini örttü. Ama sol da, bu "aşk-nefret" geriliminden pek bağışık sayılmazdı doğrusu. Gene de geleneğe uyulduğu söylenebilir, ölenin ardından konuşulmadı pek... 
12 Eylül gelip hapishanelerin de üzerine çöktüğünde Malatya "L Tipi" cezaevine nakledildik Niğde'den. Cezaevi idaresi "ıslahı gayri mümkün" olarak kategorize edilmiş olanlar için özel bir "karşılama töreni" hazırlamıştı.  
Kapı altından karga tulumba hamama götürülüp soyuluyor ve sopa yiye yiye hücrenize götürülüyordunuz. Sıra bana geldiğinde itilip kakıldımsa da fazlaca yaralanıp berelenmeden hücreme tıkıldım.  
"Azrailler"ime "neden" diye sorduğumda aldığım yanıt 1969'da dinlediğim uzun konuşmanın 15 yıl içinde Türkiye'nin her yerinden duyulmuş olduğunun, 1972'de feda edilen hayatın değerinin toplum vicdanında biline geldiğinin bir işaretiydi benim için: "Sen, Mahir'in, Deniz'in arkadaşısın!"  
Kendime doğru arkadaşlar seçmiştim. 
İlkay Alptekin Demir: Yargılanırken tek düşüncesi hapishaneden kaçıştı  
Olayın ayrıntılarını  haftalarca sonra, Maltepe Askeri Cezaevi'ne getirildikten sonra öğrenecektim. Gazeteler Hüseyin Cevahir'in dürbünlü silahla, hedef gözetilerek vurulduğunu yazıyordu.  
İlk başta yanılmış olmaları, ölenin Mahir olduğunu sanmaları, belki de Hüseyin'i Mahir sanarak vurduklarını düşündürüyordu. O gün başka arkadaşlara da Mahir'i tarif ettirdiklerini öğrenecektim.  
Onlar da yanıltıcı tarifler yapmışlardı. Hiç değilse vurucu timin elinde bir fotoğraf olmadığı  anlaşılıyordu. 
Hastaneden çıkarıldıktan sonra Mahir'i bizim yanımıza getirmediler. Aylarca tek başına Selimiye kışlasında bir hücrede tuttular. Yaraları ağırdı ve yavaş iyileşti. Yine de, Hüseyin ölürken hayatta kalmak Mahir için sanki daha ağır bir yaraydı. Hastanede serumunu çıkarmaya çalışmış, yaşamak istememişti.  
Hücrede yazdığı bir şiirde bu duygularını açıkça dile getirmişti. Savcı  Naci Gür onun bu duyarlılığını fark etmiş ve tecrit koşullarında olabildiğince kullanmıştı. 
İbret vericiydi. Sanki "Dede Korkut" kitabı canlandırılıyordu. Bir askeri savcı yirmi beş yaşındaki bir tutukluyu hayatta kaldığı için eleştiriyor, ölmediği için suçluyordu!  
Duruşmalar başlayınca bu çirkin taktiği sürdürmek istedi. İzin vermedik. Saldırıları birlikte göğüsledik, bizden beklenen "yiğitliği" gösterdik. 
Mahir kısa sürede toparlandı. Siyasal Bilgilerde sıralara sığmayıp merdivenleri dolduran binlerce gencin soluksuz dinlediği güçlü hatip geri gelmişti. Her zamanki muhakeme gücü ve söz ustalığıyla mahkemenin yönünü değiştirmemize olanak verdi.  
Duruşmalar adeta bir karşı yargılamaya dönüştü. Sonunda Selimiye'den Maltepe Askeri Cezaevi'ne, aramıza gelmesini sağladık. Maltepe'nin üniversite kantinini andıran, yaşanan gerçekliğe belki biraz hafif düşen ortamında rahatladı. 
Ama savunma üzerinde yoğunlaşamıyordu. Tek düşüncesi hapishaneden kaçıştı. Öleceğini biliyor ve idam edilmek istemiyordu. Gerçekçi olsun olmasın bütün kaçış senaryolarını ciddiye alıyor, inceliyor, zorluyordu.  
Maltepe'nin şenlikli ortamı yanıltıcıydı. Geri dönüşsüz bir yoldaydık. Devlet öç almaya kararlıydı. Ve bize (hiç değilse bir bölümümüze) kurban törenini yani idamı beklemek ya da dövüşerek ölmek arasında seçim yapmak düşüyordu.  
Sonunda tünel seçeneği tercih edildi ve bir akşamüstü alacakaranlıkta beş arkadaş kaçtılar. 
Ayşe Emel Mesci: 5 Gün süreyle şifahi savunma yaptı 
Uzun bir bekleyişten sonra, Mahir duruşma salonuna getirildi. Güçlükle yürüyordu, zayıflamış, solmuştu, ayakta zor duruyordu. İyi bir hatipti. 
Gazetecilere ve izleyicilere dönerek seslendi; "8 aydır bir hücrede yatağa zincirlenmiş bekletiliyorum. Kitap yok, gazete yok. Avukatlarımla görüştürülmüyorum. Benden savunma yapmamı bekliyorsunuz... Bu mahkemeler bağımsız değildir. Sizler kararınızı çok önceden verdiniz. Bu durumu protesto ediyorum. 9 gündür ölüm orucundayım. Bu antidemokratik uygulamaya son vermezseniz, hücreden ölüm çıkacaktır" dedi. 
Savunmalar için 17 gün  ara verilmişti. Duruşma sona erdiğinde, Mahir hepimizi tek tek öpüp veda etti. Kararlıydı. Gece yarısı bir teğmen, Mahir'in Maltepe'ye getirildiği haberini verdi. 

Savunmalar hazırlanmıştı. Mahir'in savunmasını Sina Çıladır ve Ulaş Bardakçı birlikte yazmışlardı. Mahir, futbol oynuyor ve koğuşa gelmenin sevincini yaşıyordu. Kısa sürede sağlığına kavuşmuştu. 5 gün süreyle, şifahi savunma yaptı.

Cihan Alptekin'le Sansaryan Han'da 43 Gün
Cihan, Maltepe'de "devrimcinin asli görevi firar etmektir" dedi ve dört ay sonra firar etti. Böylece "faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna" halel getirmedi.

Yolun düşerse kıyıya bir gün 
Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan 
Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla 
Selamla, yüreğin sevgi dolu 
Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar 
Eşit olmayan bir savaşta 
Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden önce, 
Sana liman gösterdiler uzakta.
Pierre Jeanne de Beranger (1780 - 1857) 
 
31 Mayıs 1971 Türkiye devrimci hareketinin tarihinde karanlık bir gün. O gün, Nurhak'ta Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan'ın vuruldukları, İstanbul Maltepe'de Hüseyin Cevahir'in öldürülüp Mahir Çayan'ın yaralı olarak yakalandığı, Tekirdağ'da ise Cihan Alptekin'in bir sürek avı sonunda yakalandığı tarih.  
Hepsi aynı gün içinde oluyor. Tekirdağ'da tüm şehrin ve koca bir jandarma alayının saatlerce sürdürdüğü bir sürek avı sonunda yakalandığımızda  bekçisinden askerine, trafik polisinden jandarmasına şehirdeki tüm kolluk kuvvetlerinin elinde linç edilmekten kıl payı kurtulmuştuk.  
Vahşi hayvan avcıları misali etrafımızda fotoğraf çektirenler arasındaki bir generalin müstehzi bir edayla, "Halk için savaştığınızı söylüyorsunuz; dışarıda sizi yuhalayan şu halka bakın" demesi üzerine, kanlar içinde yerde yatan Cihan'ın, "Şu sabahtan beri yayın yapan belediye hoparlörlerini yarım saatliğine bize verin de görün o zaman o halkın kimi yuhalayacağını" demesiyle birlikte küplere binen paşanın, elindeki general asası ile üzerimize yürüyüp vurmaya başlamasını hiç unutmuyorum. 
O geceki linçten sonra, sabaha karşı İstanbul Sirkeci'deki Sansaryan Hanı'na götürülüyoruz. Burası adını Ermeni bir tüccardan alan, kasvetli bir ondokuzuncu yüzyıl işhanı. Cumhuriyet döneminde Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılmaya başlanmış.  
Bugüne kadar yapılan bütün siyasi tevkifatların yolu buradan geçmiş. Kimler geçmemiş ki Sansaryan Hanının hücrelerinden? Nazım Hikmet'ten Ruhi Su'ya, Şefik Hüsnü'den Mihri Belli'ye, binlerce sosyalist Sansaryan Hanı'nın işkencehanelerinden geçmişler. 
Bizleri doğruca çatı katındaki "Telefonlu Hücre"lere götürdüler. Burası namını, hücrelerin arasındaki holde bulunan, ve artık çalışmayan antika bir telefondan almış. Ancak bu hücreler daha önce tutuklanmış devrimcilerle doldurulmuş olduğundan hiç yer kalmamıştı burada.  
Bunun üzerine bizi hücrelerin hemen yakınındaki tabutluklardan birine koydular. Hani şu '51 tevkifatının meşhur tabutluklarından birine. Burası ismiyle münasip tam bir tabut. Yaklaşık olarak eni 80, boyu 150, yüksekliği ise 150 cm. Bir kişinin bile içinde ne yatması ne de ayakta durabilmesi mümkün değil.

İşte bu tabuta Cihan'la ikimiz üstelik de bileklerimizden birbirimize kelepçeli olarak tıkıldık. Bu durumda yatmak veya ayakta durmak bir yana, ayaklarımızı uzatarak oturmamız bile mümkün değil. Üstelik içerisi havasız mı havasız. Öyle ki boğulup kalacağız neredeyse.  
Nöbetçi polislere kapıyı açmaları için bağırıyoruz ama umurlarında bile değil. Biz de bunun üzerine elimizdeki kelepçeyi kontraplaktan yapılmış kapıya vurmaya başlıyoruz. Bir müddet sonra ince kontraplak üzerinde bir delik açılıyor.  
Polisler ne yapacaklarını  şaşırıyorlar. Kendileri yalnızca bizim gardiyanımız bu yüzden inisiyatif kullanamıyorlar. Ve Sansaryan'daki ilk gecemizi böyle geçiriyoruz.  
Ertesi gün tabutluğumuzu biraz daha inceleme fırsatı buluyoruz. Yıllardır boyanmamış kirli duvarlar yılların aynası sanki. Kim bilsin kimlerin acılarına, işkencelerine tanık olmuşlar. Her yanda tırnakla, kalemle, kanla artık ele ne geçtiyse onunla çiziktirilmiş yazılar var.
Sırtımızı duvara yaslayıp başımızı yukarı kaldırdığımızda tavana kurşunkalemle yazılmış, solmuş, belli belirsiz bir yazı görüyoruz: 
"Şerefinle girdin, şerefinle çık...
İhtilalci namusuna halel getirme..." 
Bu yazıyı kim bilir hangi devrimci, hangi ihtilalci yazmış buraya. '46 ve '51 tevkifatlarında buraların dolup taştığını okumuştuk. Onlardan kalan bir anı olmalıydı bu, tabutluğa atılanları ilk karşılayan. Belli ki bugüne kadar hiçbir polis görmemişti bunu.  
Tavanla duvarın birleştiği köşeye sıkışmış bu yazıyı, tabutluğun solgun ışığında görebilmek pek de kolay değildi aslında. Okunduğunda sağlam bir yumruk gibi insanı silkeleyen bir etkisi vardı bu iki satır yazının. Ve o günden sonra Sansaryan Hanında geçireceğimiz 43 günün bir özetiydi sanki. 
Tabutluğumuzun kapısı gürültüyle açıldığında karşımızda tepeden tırnağa silahlı, çelik yelek kuşanmş bir özel kuvvet polis timiyle birlikte Siyasi Şube müdürü Ilgız Aykutlu'yu gördük.  
Bu benim Aykutlu'yu ilk görüşümdü, oysa Cihan daha önceki anti-emperyalist kitle hareketlerinden alındığı gözaltılardan çok iyi tanıyordu bu inanmış faşist polis şefini.  
Özel timdeki polislerden biri üzerimize eğilerek elini yüzümüze sürdü. İlk önce ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştık. Ancak sırıtkan bir ifadeyle konuşmaya başlayınca işin gerçeğini anladık : 
"Bakın" diyordu polis şefi, "iyi bakın; bu elimdeki kan arkadaşınızın kanı, Mahir'in kanı"  
O zaman adamın eline dikkatlice baktığımızda, elinin dirseğine kadar kana bulanmış olduğunu fark ettik.  
Hüseyin Cevahir'in öldürülmesi ve Mahir Çayan'ın yaralı olarak yakalanmasının üzerinden neredeyse bir gün geçmiş ama bu adam, elinin kanını yıkamak şöyle dursun, onu bir hatıra gibi saklıyordu.  
Bu bize nasıl bir yerde olduğumuzu, karşımızdakilerin nasıl hastalıklı birer beyne sahip olduklarını gösteriyordu. Daha sonra öğrendik ki, o ilk gün polisler hala, Maltepe'de öldürdükleri kişinin Mahir Çayan olduğunu zannediyorlarmış.  
Çoktan kurumuş olan kanlı elini öyle bir gururla taşıyordu ki, onu herkese övünerek gösteriyordu bu hastalıklı beynin sahibi. Ilgız Aykutlu da bu gösteriyi kendince çok "yaratıcı" bulmuş olmalı ki, adamı ve ekibini aldığı gibi bizim tabutluğa getirmişti.  
Amacı "eski dostu" Cihan'a güç gösterisi yapmak ve morallerimizi sıfırlamaktı aklınca. 
Aykutlu, "Görüyorsunuz işte, artık hepiniz yenildiniz; sizin gibi anarşistlerin sonu budur işte" gibilerinden bir söz etti.  
O zamana kadar sessiz duran Cihan, başını kaldırarak ve gözlerini Aykutlu'nun gözlerinin içine dikerek şu sözleri söyledi:
 "Evet bu kez yenildik, ama temelli değil! Demir ökçeniz şimdi eziyor bizi. Fakat davamız daha da güçlenmiş olarak yeniden ayağa kalkacaktır."
Böyle bir karşılığı  hiç beklemeyen Aykutlu önce şaşırmış sonra da hırsla tekme tokat girişmişti bize, "Bu gece sorguda görüşürüz seninle, bakalım o zaman da bu kadar kahraman olabilecek misin orada" diye tehditler savurarak.
Yeniden yalnız kaldığımızda Cihan'a sormuştum, nereden aklına geldi böyle bir cevap vermek diye. O da her zamanki muzip gülümsemesiyle bunu, Jack London'un Demir Ökçe kitabından hatırladığını ve okuduğu bu cümlenin kendisinde iz bıraktığını söylemişti.
Telefonlu hücrelerde THKP-C davasından Necmi Demir, karısı İlkay Demir, İrfan Uçar, Kamil Dede ve Ziya Yılmaz ve Necati Sağır kalıyorlardı o sırada.  
Birkaç gün tabutlukta kaldıktan sonra, bizi de telefonlu hücrelere transfer ettiler. Hücremiz 150 x 250 cm ebatlarında bomboş bir oda. İçeride hiçbir şey yok.  
Gene Cihan'la aynı hücredeyiz. Ama en azından burada yatabiliyoruz, beton zeminin üzerine gazete kağıdı sererek.  
Tabutlukta olduğu gibi burada da bir sürü şeyler karalanmış duvarlara. Çatı katında olduğumuz için yağmur yağdığında sesini duyabiliyorduk. Bu da bize, dışarıda hayatın sürmekte olduğunu hatırlatıyor ve direnme gücü veriyordu.  
Bu nedenle olsa gerek, duvardaki karalamalardan birini hala anımsıyorum hayal meyal. Hafızam beni yanıltmıyorsa şöyle birşeydi : 
Şimdi dışarıda yağmur yağıyor
Saydam ve temiz...
Ne olur uzatsak da ıslansa ellerimiz...
..........
Bir kapanın içindeyiz Sansaryan Hanında
İstanbul'da 1945 baharında 
Hücrelerde hepimizin durumu perişandı. Falaka ve elektrikten hiçbirimizde takat kalmamıştı. Özellikle Cihan'ın, Necmi'nin, Ziya'nın ve İrfan'ın durumu yürek parçalıyordu. Ayakları tamamen parçalanmış, etleri sarkıyordu. Kangren olma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar.  
Akşamları mesai bitiminden sonra ortalık önce biraz sakinleşiyordu. Daha sonra birden hareketleniyordu. İşkenceye götürülecekler gece yarısından sonra alınıyorlardı hücrelerinden. İşkence tezgahlarından yükselen çığlıkların Emniyet Müdürlüğüne gündüz dışarıdan gelenlerce duyulmaması için böyle bir yol izliyorlardı.  
Hava karardığı zaman herkes sırasını bekliyordu. Kimin ne zaman sorguya götürüleceği belli değildi. Bazı geceler sabaha kadar çığlıklar devam ediyordu. Sesler binanın havalandırma boşluklarından her tarafa yayılıyor, kulaklarımızı tırmalıyordu. Bu çığlıkları dinleyerek sıranın gelmesini beklemek de işkence senaryosunun bir parçasıydı zaten.   
Sorgularımız işkencede uzmanlaşmamış olan 2. Şubede yapılıyordu. Ne de olsa her türlü asayiş  vukuatında falakaya, daha da yetmedi mi elektriğe başvurmaya alışmışlardı.  
Bizden birkaç hafta önce Sarp Kuray geçmişti tezgahlarından. Onun işkencede çekilmiş fotoğraflarını gösteriyorlardı bize. 
Telefonlu hücre sakinlerinden en ağır işkenceyi görenlerlerden biri de Cihan'dı. İnatla eylem arkadaşlarından o güne kadar deşifre olmamış olanların ismini vermemekte direniyordu.  
Ayak tabanlarında deri namına birşey kalmamıştı. Kangrene doğru giden bu durumda işkenceyi sürdürebilmek için işkencecilerin önlem alması gerekiyordu. Birgün baktık ki bir doktor yanında bir hemşireyle çıkageldi. Yaralarımızın pansumanını yapacaklardı. 
Hücre komşumuz, İlkay Demir tıpöğrencisiydi. Doktora sordu : "Hipokrat yeminini bunun için mi ettin sen?"  
Böyle bir soruyu hiç  beklemeyen doktor şaşırdı : "Ben görevimi yapıyorum, yaralarınızı tedavi etmeye geldim" 
İlkay bu sefer daha sert çıktı:  "Tabii ya, tedavi etmeye... İşkenceye devam edilebilmesi için. Yaptığınız bizleri işkenceye hazırlamaktan başka bir şey değil. Bırakın yaralarımız kurtlansın." 
Ertesi günden itibaren bu doktoru bir daha görmedik ama hemşire her gün gelmeye devam etti. Bir sabah bir de akşam üzeri geliyor, son derece doğal bir iş yaparmış gibi falakadan kabarmış tabanların derilerini elindeki makasla kesiyor, içindeki kanı boşaltıyor, çıplak etin üzerine merhem sürüp penisilin tozu serpiyor, sargı beziyle sarıyordu.  
Ancak yapılan pansuman ertesi gün 2. Şubenin işkence odalarında paramparça oluyor, aynı senaryo ertesi gün yeniden tekrarlanıyordu.  
Yiyeceklerimizi paramızla dışarıdan getirtiyoruz. Yiyecekler sıradan bir bakkaldan alındığı için, birkaç gün öncesinin gazete kağıtlarına sarılmış oluyordu. Birgün gelen yiyeceklerin sarılı olduğu gazete parçası üzerinde yüreğimizi kavuran bir fotoğraf gördük.  
Sinan, Alpaslan ve Kadir, kurşunlarla delik deşik olmuş gövdeleriyle öylece yatıyorlardı toprağın üzerinde kolları açık, kocaman yürekleriyle tüm dünyayı kucaklayacaklarmış gibi.  
Bu kara haber işte böylece düşmüştü yüreklerimize. Yüreğimizin yangısı işkencelerimizi bile unutturmuştu bize. Daha birkaç ay önce ona son defa sarılıp veda etmeden önce, o dağ gibi Sinan'ın gür erkek sesiyle okuduğu Ahmet Arif'in şiiri kulaklarımda çınlıyordu. 
"Vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında...
Vakitlerden bir sabah namazında...
Yatarım kanlı, upuzun...
Vurulmuşum, düşüm gecelerden kara...
Bir hayra yoranım  çıkmaz,
Sığdıramam kitaplara...
Şifre buyurmuş bir paşa,
Vurulmuşum hiç  sorgusuz, yargısız...
...... 
Kirvem hallarımı  aynı böyle yaz...
Rivayet sanılır belki...
Gül memeler değil,
Domdom kurşunudur paramparça ağzımdaki....." 
İşte bu Otuzüç Kurşun'u, Sansaryan'da kaldığımız süre boyunca, akşamları el ayak çekilince Cihan'la birlikte defalarca okuduğumuzu ve bunun tüm hücre arkadaşlarımız arasında nasıl bir moral rüzgarı estirdiğini hatırlıyorum. Zaten bu ortamda insanın ekmekten sudan daha çok, morale ihtiyacı yok mudur?  
Nöbetçilerimiz önceleri bu işe çok şaşırdılar. Onca işkenceden sonra bu morali, bu enerjiyi nereden bulabildiğimize akılları ermiyordu. Birkaç kez üstümüze gelmiş, susmamız için copla kafa göz demeden girişmişlerdi.  
Ancak bu coplamalar sorgu odalarındaki işkencelerin yanında çok hafif kalıyordu. Bir süre sonra onlar da bıktılar bizleri susturmaya çalışmaktan ve alıştılar Ahmet Arif'in şiirlerini dinlemeye.  
Cihan'ın en sevdiği şiir ise "Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin" şiiriydi.  
"Haberin var mı taş duvar,
Demir kapı, 
Kör pencere...
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim... 
Haberin var mı? 
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş  memleketimin..." 
Cihan sık sık bu şiiri ağzını doldura doldura tok bir sesle bağırarak okuyor bazen diğer hücrelerden de kendisine katılanlar oluyordu. 
................................... 
Tam kırküç gün süren Sansaryan faslından sonra hepimizi toparlayıp önce Selimiye Kışlasına sonra da Maltepe Askeri Cezaevine sevk ettiler bizi. Cihan daha cezaevine konulduğumuzun ilk gününde şu soruyu sormuştu bize :  
"Bir devrimcinin faşizmin zindanlarındaki asli görevi nedir?"  
Ve cevabını da kendisi vermişti duraksamadan : "Firar etmektir".  
Devrime olan sarsılmaz inancı ve azmiyle Cihan Alptekin, cezaevine konulduktan sadece dört ay sonra bu asli görevini yerine getiriyor ve faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna halel getirmiyordu.

Yazımıza Fransız ihtilalinin şairi Belanger'in bir şiiriyle başladık, yine bir şiirle bitirelim onu. Birbuçuk yıl önce kaybettiğimiz, ödüllü ancak okulsuz mimar Nail Çakırhan'ın 1941'de yazdığı bir şiiriyle:   

Daha Çok Onlar Yaşamalıydı
Onları hep birer birer
            Tanıyorum,
Onlarla yan yana,
  Boyanamadım diye kana
        Kendi kendimden utanıyorum.
Daha çok onlar yaşamalıydı,
Daha çok onlar haketmişlerdi bunu.
Daha çok onlar bilirlerdi
        Yaşamanın ne olduğunu.
Ben onlardan öğrendim
Sevmeyi sevilmeği,
Bana onlar öğrettiler
Dostu dost, düşmanı düşman bilmeyi
Kafamı onlar yoğurdular.
Orada yepyeni
  Taptaze 
  Gıcır gıcır bir alemi
                  İlk önce onlar kurdular.
O topraklarda ayrı gayrı  bilinmez.
O topraklarda hep el ele tutulmuştur,
O topraklarda dert unutulmuştur;
Burcu burcu ekmek kokan baharda,
      Ağız dolusu gülünür o topraklarda.
Daha çok onlar yaşamalıydı,
Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;
Daha çok onlar bilirlerdi
            Yaşamanın ne olduğunu.
Kavgam onların adıyla anılır.
Onlar öyle aç,
      Öyle çıplak
            sanılır
                  Ama;
İlk önce onlar
            altettiler yokluğu,
      Onlar tattılar,
      İlk önce asıl tokluğu.
Daha çok onlar yaşamalıydı.
Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;
Daha çok onlar bilirlerdi
                  Yaşamanın ne olduğunu. 
Nail Çakırhan (1910 -  2008) (TC/NM)
 
Fikret Alp Karacan: Saffet'in Nasıl Öldürüldüğünü Bilmek İstiyoruz
Hava Harp Okulu'nda iken, geceleri orkestrada ut çalarmış mesela, ayrıca sportif de biriydi. Sosyal yönü güçlüydü. Sorun çözücü bir yapıya sahipti. Onu kaybedeceğimiz
 
telaşını yaşatmadı bize.
Saffet Alp 1949'da Kayseri'de doğdu. İlk ve ortaokulu ardından liseyi Kayseri'de okudu ağabeyim.  
Hiç 9 almazdı, hep 10 alırdı. Babam emekli öğretmendi ve maddi imkanlarımız kısıtlı  olduğundan, ağabeyim Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ni kazanmış olsa da parasız bir okul olması için Hava Harp Okulu'na girdi.  
Pilotluğu alındı 
Pilot olmak istiyordu. Okulu Türkiye ikincisi olarak bitirdi. Hava Harp Okulu Kültür Yıllığı 1968/ Göksenin'de çıkan "Türk Düşünüşünün Batılılaşma Eylemleri İçersinde Evrimi" adlı yazısındaki dinle ilgili bir paragraf nedeniyle pilot yapılmadı, hava yer subayı oldu, üsteğmendi.  
Bu olay onun psikolojisini çok bozdu. Yapısı gereği bizimle iyi şeyleri paylaşmak isterdi hep. Kötü şeyleri anlatmazdı.  
Pilotluğunun alındığını çok sonra öğrendik. Soldaki faaliyetlerinin yoğunluğunu Kızıldere olayından 10 ay önce hakkında arama başlatılmasıyla öğrendik.  
Siyasi örgütlülüğünü bilmezdik 
Babam demokrat birisiydi, emekten yanaydı Evimizde sohbetler olurdu. Böyle bir ortamda soldan baktık biz de dünyaya.  
O daha zeki ve aktifti bu konularda. Ama siyasi örgütlülüğünü çok bilmezdik. Onu kaybedeceğimiz telaşını yaşatmak istemedi bize.  
Hem öldüğünde 23 yaşındaydı, anlatacak ne yaşamış olabilirdi ki.  
Orkestrada ut çalarmış 
Hava Harp Okulu'nda iken, geceleri orkestrada ut çalarmış mesela, ayrıca sportif de biriydi. Sosyal yönü güçlüydü. Sorun çözücü bir yapıya sahipti. 
Yavaş, sessiz yaklaşırdı  soruna ama söylediğini mutlaka dinletirdi.  
Ben öğretmen okuluna gitmek istememiştim. Ağabeyim öğretmen olmamı, beni okutacağını söyledi ve ben hiç itirazsız gittim okula. 
Saffet nasıl  öldü?
Nihat Erim, yayımlanan anılarında, telefonda konuştuğu dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'tan jandarmanın eve girdiğinde sağ kalanları öldürdüğünü öğrendiğini yazıyor.
Ertuğrul Kürkçü de bu bilginin kendisi için yeni olmadığını gazetecilere açıklamıştı. Kürkçü, kendisini yakalayan astsubay ve erlerin Saffet'i dışarıya canlı çıkardıklarını, kafasına kurşun sıktıklarını söylediğini aktarıyor.
Bu gerçeklerin ortaya çıkarılmasını  istiyorum.  
Kızıldere operasyonuna katılan ve ağabeyim Saffet Alp'le birlikte diğer kişilerin öldürülmesinde rol alan güvenlik ve istihbarat görevlilerinin kimliklerinin açıklanmasını  istiyorum.  
Kızıldere'nin aydınlatılmasını hala bekliyoruz. (FAK/EY)  
Yarın: Cihan Alptekin
BAŞBAKAN NİHAT ERİM'İN GÜNLÜKLERİNDE KIZILDERE 
'İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler...' 
31 Mart 1972  
Dün sabah MİT müsteşarı ve İçişleri bakanı telefon ettiler. İngilizleri kaçıranlar Niksar'ın Kızıldere köyünde muhtarın evinde imişler. Jandarma köyü çevirmiş, İngilizlerin diri kurtarılması için pazarlık yapılıyormuş. Ben de talimat verdim, "Diri kurtarmak için her gayret gösterilsin" diye. İçişleri bakanı Ünye'de anarşistlerle işbirliği yapan Avukat Sadi Şener'i yanına alıp olay yerine gidiyor. Avukat "Ben onları teslim olmaya razı ederim" demiş.  
 
Öğleye kadar teslim olmamışlar. Ateş etmişler. Öğleden sonra Tağmaç telefon etti. Jandarma Genel Komutanı, "Geceye bırakmak tehlikelidir" diyormuş. Tünel kazıp kaçabilirler. İçlerinde askeri üniformalılar da var. Gece evden çıkıp askeri şaşırtılabilir, aralarına karışabilirler" diyormuş. "Onlar olay yerinde durumun gereğini daha iyi takdir ederler" dedim.  
Akşam saat 18'de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30'da nasihatin etkisi olmadığını ve devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler. 
 
Gece A. İ. Göğüş telefon etti. Sıkıyönetim resmi tebliğ dışında haber ve resim yayınını yasak etmiş. Tağmaç'ı buldum. "Resim yasağı doğru değil. Gerçeğin gizlendiği sanılır" dedim. Soruşturdu, yanlışlık olmuş. Resim yayınlanacak.  
Bu sabah Bakanlar Kurulu'nu topladım. İçişleri bakanı dönmüştü. İzahat verdirdim. Öğleden sonra da Millet Meclisi'nde izahat verdi. Grup sözcüleri de konuştu. Güvenlik kuvvetlerini tebrik ettiler.  Günlükler, Nihat Erim, 1925-1979, II. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 2005.   (EY)
 
 
Hüdai Arıkan: Açlık Grevi'nden Kızıldere'ye
Açlık grevi çadırından banka soygununa bir süre hep Hüdai ile beraberdim, boylarımızı da yarıştırırdık, Giresun'da köy çalışması yapmaya da kalkıştık, banka da soyduk. En son "bir şeyler yapmalıyız" notu geldi.
 
Selam sevgili dostum Hüdai,
sizleri bizden ayırmalarının üzerinden 38 yıl geçti. Her yıl değişik şekillerde sizi anıyoruz. İsterdim ki Türkiye devrimi gerçekleşse de anmaları tüm ülke birlikte yapmış olsaydık.  İki yıl önce yarım otobüs insanla bizden ayrıldığınız yere gitmiştik. Bu bir ilkti. Ali Osman kod isimli sevgili dostum Hüdai seni anlatmaya başlayayım mı ne dersin?
Grev çadırında tanıştık 
Mustafa Hüdai Arıkan hayatıma en çılgın ve en savruk dönemimde girdi. Onu ilk defa 1968 Ekim'inde Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademi'sinde direniş çadırında Ticaret lisesi mezunlarına kontenjan tanınması için açlık grevi yaparken tanımıştım.  
Akademidekilerin çoğu hem okuyor hem de devam mecburiyeti olmadığı için çalışıyorlardı. Hüdai de Türkiye Standartlar Enstitüsü'nde memurdu.  
Hüdai ile çadırda sık sık birlikte olduk. Eylem, hiç de ummadığımız bir sonuçla bitti; 50 kişilik kontenjan tanındı. Dostluğumuz da başarılı bir eylem içinde başlamış oldu.  
1969 sonlarında, Ankara Kapalı'da yatıyorum. Hüdai ile Şaban İba ziyaretime geldi. Filistin'e gidecekler, fikrimi soruyorlar. Cezaevinde Filistin'den dönerken yakalanmış Yusuf Küpeli ile beraberim. Yusuf örneğini de vererek karşı çıktım.  
Karşı çıkmam işe aramamış ki; yollara düşmüşler, Filistin'e ulaşamadan Kilis'de yakalanarak korkunç işkencelere uğramış ve bir hafta sonra da Ankara'ya dönmüşlerdi.  
Hüdai işyerini boşlamıştı artık  
Birkaç ay sonra  cezaevinden çıktım. Örgüt (Dev-Genç) başka görev vermedikçe Hüdai ile sürekli birlikteydik artık.  
Hüdai'nin de Kıbrıslı bir kız arkadaşı vardı, ilişkileri çok güzel gidiyordu. Kız Siyasal'ın yurdunda kalıyordu. Hüdai bir gün bana "Benimkinin oda arkadaşı... Senden çok hoşlanıyormuş, ne diyorsun?" diye sorduğunda gerçekten çok hoşuma gitmişti. 
"Birbirinize çok yakıştınız" bile demişti. O insanın içini ısıtan, güven veren ve asla küçümseme içermeyen gülümsemesiyle.  
Kim daha uzun? 
Yine bir gün şakalaşıyorduk. Olmayacak şeylerle sanırım kafamızı dağıtıyorduk. Yine böyle boş bir günümüzde ondan uzun olduğumu söyleyip ciddi bir edayla iddiamı sürdürüyordum!  
O da 'hadi canım sen de!'  diyerek oyunu devam ettiriyordu. 
"Hayır ben senden uzunum! İstersen boy ölçüşelim" diyerek ikimizi de kahkahalara boğuyordu. Siyasal Yurdundaki bu pandomimayı taçlandırmak için boylarımızı ölçmeye karar veriyoruz.  
Hiç unutmuyorum asma katta duvara dayanmışız birbirimizin boyunu ölçüyoruz. Ben 1.74, o ise 1.88. Ayaklarımın ucunda yükseliyorum ama yine de ona yetişemiyorum.  
Böylece onun uzun olduğunu kabul ediyorum. Fakat o beni teselli ediyor, "üzülme daha küçüksün büyürsün" diyerek.  
Mustafa amcayla, Leyla teyze 
Hüdai ile dostluğumuzun geliştiği 70 baharında evlerine gitmiştik. Babası Mustafa amca hasta ve hayli yaşlıydı. Leyla teyze daha sonraki aylarda Siyasal yurdunu az aşındırmadı. 
O gün ağabeyinin bize hoş geldin bile dememesi üzerine Hüdai'nin canı çok sıkılmıştı. Sinirlendiğinde, ki bu fazla olmazdı, başını iki yana çevirip gözlerini sevdiklerinden uzaklaştırarak içinden, tıpkı sessiz dua edenler gibi dudaklarını kıpırdatarak, sanıyorum, kızgınlığını boşaltırdı. Buna küfür demek içimden gelmedi. 
Fakat orada önemli olan Hüdai'nin kızgınlığı değildi, ortamın gerildiğini herkesten önce hisseden Leyla teyzenin bize izzet ikram için dört dönmesiydi.  
Şimdi hatırladım bizi evden bırakmak istemiyordu adeta. Tabi Hüdai de bir an önce çıkmak istiyordu.  
Leyla teyze yurtta 
Leyla teyze oğlunun peşinde çok koşar, sık sık siyasal yurduna gelirdi. Oğlunu alıp gitmek istiyordu. Hüdai de annesi her geldiğinde yurtta saklanacak bir yerler bulurdu.  
Leyla teyzenin her gelişinde mutlaka yeni bir kişi "Hüdai yok Teyze" demekle görevli gibiydi. Her gelişinde oğlunu almadan eli boş dönerdi.  
Fakat o da yeni taktikler geliştirmişti; artık her gelişinde "Hüdai yok" lafını duyduğunda başlıyordu ağlamaya. İşte o zaman bizim 'yufka yürek Hüdai' ortaya çıkıp annesini teskin etmeye çalışırdı.  
Giresun'da köylülerle 
Hüdai ile birlikte Dev-Genç  köy çalışmalarına katılmak istiyoruz. "Tamam," dendi, Çarşamba'ya, İsmet abinin (Çörtük) mekânına, yani Sabo'ya (Sabahattin Kurt) gönderdiler.  
Sabo Giresun'a hiç gidilmediğini ve orayı denememiz gerektiğini söyledi. Köylere giden yolda uzun uzun yürüdüğümüzü hatırlıyorum.  
Nihayet daha dar bir yola kıvrılarak bir köye, daha doğrusu bir kahvehaneye ulaştık.  
Köylüler hava güzel olduğu için dışarıda oturuyordu. Kalabalık bir masaya yanaştık. Selam verip oturduk. Köylüler soru dolu gözlerle bizi izliyorlar.  
"Gidin kendi köylünüze yardımcı olun!" 
Sabo tecrübeli olduğu için konuya doğrudan girdi. Tam fındık üreticilerinin sorunlarını sıralamaya başlıyorduk ki, orta yaşlı şu an bile yüzünü hatırladığım tipik bir Karadenizli Sabo'nun sözünü kesip "Gençler nerelisiniz?" diye sordu.  
Sabo Vanlı, Hüdai de Eskişehirli olduğunu söyledi. Aslında Hüdai Çivrilliydi ama memleketini değiştirmek onun için bir oyundu. Ben de Kayseriliyim dedim. Köylü, tepeden tırnağa bizleri süzdükten sonra hepimize tek tek "Senin memleketinde ne yetişir?" diye sordu.  
Kendi yöremizdeki yetişen ürünleri ve köylülerin uğraşlarını anlattık. Cevapları dikkatlice dinleyen köylü vatandaş, "Biz sorunlarımızı da, ne yapacağımızı da iyi biliriz. Siz gidin kendi köylünüze yardımcı olun," deyince üçümüz de donup kalmıştık.  
Zorlanacağımızı biliyorduk da böyle bir cevap beklemiyorduk. Fazla oturmak anlamsızdı. "İyi günler" diyerek oradan uzaklaştık.  
Moralimiz bozulmuştu. Bu moralle çalışma yapamayacağımızı belirtip gerisin geri Çarşamba'ya ve oradan da Hüdai ile ikimiz Ankara'ya döndük. 
Makyaj ve peruklar 
Dev-Genç örgütlenmesinin gelişen siyasi mücadele de yetersiz kalması üzerine bilindiği gibi THKP-C'yi kurmuştuk. Hüdai, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı ile birlikte arka planda hazırlık için görevlendirilmiştik.  
Deniz'lerin banka soygunu bizim eylemleri de hızlandırdı. THKP-C'nin ilk soygun ekibinde görev alacak üç kişi belliydi: Ulaş, Hüseyin ve ben.  
Bu ekibe daha sonra Mahir Çayan ile Hüdai katılmıştı. Hüdai ile ikimize makyaj yapıldı. Uzun sarı peruklar takacaktık. Benim karakaşlarım fotoğraflardan teşhis edilmemek için inceltilmişti.  
O gece ancak üç dört saat uyuyabildim. Hüdai'yi uyandırdım. Ulaş çoktan çıkmıştı bile. Makyaj ve peruklarımızı taktıkça bizimle dalga geçiliyordu. Bu da tabii ki gerginliği atmak için ilaç gibiydi.  
Soygunda 
Vakit geldiğinde Hüdai ile evden çıktık. Banka yakındaydı. Önce arka arkaya, bankaya 50 metre kala da yan yana yürümeye başladık.  
Tipimiz gerçekten görülmeye değerdi. 1971 başlarında uzun sarı saçlı iki tip yeterince ilginç olsa gerek ki bakışlardan rahatsız olmaya başlamıştık. Sanırım bizi yeni tabirle gey sanmışlardı.  
Anadolu kültürüyle büyümüş bu iki gerilla soyguna gitme heyecanı, telaşı ve endişesi yerine şimdi başka bir korkunun esiri olmuş adeta koşarcasına bankaya gidiyordu.  
Telaşımız ve endişelerimizin merkezi değişmiş banka soymak adeta bizim için bir kurtuluş gibi gözüküyordu. Hüdai'nin hiç eksik olmayan sessiz ve güven veren gülüşü ancak banka uzaktan gözüktüğünde yüzüne gelip oturmuştu.  
Hüdai'den son not 
Hüdai yi en son ne zaman gördüm? Mahir'ler İstanbul'a gittiklerinde biz de Ankara'da eylem timi kurmuştuk. Bunun içinde Hüdai de vardı. En son stadyum soygunu için hazırlandığımızı hatırlıyorum  
İstanbul'dan eylem haberleri geldikçe Hüdai ile birlikte Yusuf'u sıkıştırmaya başlamıştık. Artık Hüdai ile sürekli dışarıda buluşuyorduk.  
İstanbul'da eylemlerinin hızlandığı günlerde Hüdai ile buluşamaz olduk. Buluşma isteklerimiz de gizlilik kuralları nedeniyle karşılanmıyordu. 
Evlere gelen arkadaşlar vasıtasıyla haberleşiyorduk. En son Hüdai'nin 'bir şeyler yapmalıyız ortak' diye haber gönderdiğini hatırlıyorum.  
Leyla ile Mustafa'nın oğlu Hüdai Kızıldere'de öldürüldüğünde 26 yaşındaydı. 
Hüdai için son sözüm Mahşerin Beyaz Atlısı kitabımın Armağan bölümünde: 
"Babam gibi bir devlet memuru olan, yaşadığı her alanda gördüğü haksızlıklara karşı çıkarak kendini devrimci harekete bağlayan, gözü dönmüş, aç gözlü, bencil ve insan olarak içi boşalmış kişilerin bile yüzünü kızartacak kadar mütevazı  ve aynı tevazu ile ölüme koşan, mükemmel insan ve hala biricik dostum olmayı sürdüren Hüdai seni de buradan selamlıyorum."  (SP/NM)
Yarın: Saffet Alp

Mersin - BİA Haber Merkezi 01 Nisan 2010, Perşembe

Yazan eregli78 | 03.04.2010 04:28:51 | Puan Ver : 0 | Yorumlar : 0 | Okunma : 13479 | Yazdır | Gönder | Word indir
    
» Haber Ara

Başlıklarda : Haberlerde :
» Haber Ekle
Editörü Aç



» Menü
» Ana Menü Ana Sayfa Forum Haberler Dosyalar Ereğli Yaziları Köşe Yazarları Resimler Videolar Üyeler Ziyaretçi Defteri » Araçlar Admine Ilet Tavsiye Gönder E-Mail Gönder TELEVİZYON Radyolar
»Copyright
2008 © Eregli78.com (CCP Portal)